Tanıtım

Hologram Nedir? Nasıl İşler?

 

Holografi, lazer tekniği kullanılarak yapılan üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. Kelime anlamı “tam mesaj” ya da “bütünün kaydı” olan hologram, bildiğimiz fotoğraf çekme tekniğinden oldukça farklıdır. Bazı özel kimyasal maddelerle kaplanmış olan küçük plakaların üzerine, görüntüsü kaydedilmek istenen cismin şekli değil de, o şekli oluşturan frekansların modeli yansıtılır. Bu nedenle bir hologram plakasına bakıldığında, kaydedilen cismin bir görüntüsüne ya da negatifine rastlanmaz. Yalnızca bir “girişim ağı modeli” göze çarpar. Bu da, buruşturulmuş bir ipek kumaş görüntüsüne benzer.

Daha sonra kaydın yapıldığı aynı açıdan yeni bir lazer ışını gönderildiği zaman, kaydedilen cismin görüntüsü yeniden ve üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Bu üç boyutlu görüntünün her tarafı nettir, çevresinde dolanarak yanım ve arkasını görmek de mümkündür. Ancak bütün bu özelliklerine rağmen, elinizi uzattığınızda bir boşluk ile karşılaşırsınız. Yani ortada aslında öyle bir cisim ya da görüntü yoktur, oluşan şekil bir göz yanılması gibidir, sanaldır ve gerçek değildir. Ama yine de gözümüze görünür ve ana ışın kaynağından gelen ışınla aydınlatıldığı (pozlandmldığı) sürece de varlığını sürdürür.

Bilimsel Gelişim

Hologramın gelişimini sağlayan matematiksel temeller, 1947 yılında, bu buluşu ile Nobel Ödülü’nü kazanan Dennis Gabor tarafından atılmıştır. Elektron mikroskobunu geliştirmek amacıyla yola çıkan Gabor, holografi konusundaki çalışmalarını 18. yüzyılda yaşamış olan Fransız bilim adamı Jean B.J. Fourier’in matematiksel hesaplama yöntemine dayandırmıştı.

Fourier’in buluşu, her türlü (basit ya da karmaşık) yapıyı, kendi dalga boylarına indirgemek temeline dayanıyordu. Onun matematiksel formülleri sayesinde, cisimleri dalga boyu modellerine çevirmek, sonra da yine asıl şekillerine dönüştürmek mümkün oluyordu. Bu tıpkı, televizyon kamerasının yaptığı çekimlerde, cisimleri elektromanyetik frekanslara çevirerek kaydetmesine (ve göndermesine), bu kaydın da televizyon cihazı tarafından tekrar çekimi yapılan görüntüye (cisme) dönüştürülmesine benzemektedir. Fourier’in yaptığı da, aynı oluşumun matematiksel formüllerini ortaya koymaktı. Bu nedenle cisimleri frekanslarına çevirmek ve sonra tekrar eski haline getirmek işlemine “Fourier Analizi” ya da “Fourier Transformasyonları” adı verilmiştir.

Fourier Transformasyonları Gabor’a, herhangi bir cismin görüntüsünü, karmaşık bir frekanslar demeti olarak hologram plakasının üzerine yansıtma imkânını sağlamıştı. Sonra da bu frekans kaydından oluşan görüntüyü, tekrar aynı cismin bilinen görüntüsüne dönüştürecek formüller de yine Fourier eşitliklerinde yer almaktaydı.

Daha sonraları 1960’da Maiman, lazer kullanmayı başararak, Hologram tekniğinde yeni bir sayfa açmıştır. 1962’de Leith ve Upatnisek adlı iki araştırmacı, kaydedilen ışının yanına, ikinci bir ışın dalgası eklemeyi başarmışlar ve böylece gerçek ve yapay görüntüleri birbirlerinden ayırmak mümkün hale gelmiştir.

Hologramın kaydedildiği plakalar genelde, bir cam tabakasının üzerine ışığa duyarlı ince taneli gümüş tuzlarından oluşan bir emülasyon kaplanarak elde edilir. Bu levha üzerine birbirinden farklı bir kaç cismi görüntülemek mümkündür. Duyarlı tabakası kalın olan levhalar üzerine ise, 200 civarında kayıt yapılabilir. Kayıt bittikten sonra bu plakalar tıpkı bir dia fotoğrafı gibi banyo edilirler. Gelişen teknoloji ile birlikte silinip, yeniden kayıt yapılabilen, anında görüntü verebilen hologram plakaları da üretilmiştir. Bu plakaların yapımında, ışığa tutulunca kırılma indisi ve kalınlığı değişen polimerler, renk değiştiren fotokromikler ve kuvvetli bir ışın ile yerel olarak ısınan termik filmler, termo plastikler ve elektro-optik kristaller kullanılmaktadır.

Hologram Nerelerde Kullanılır?

Önceleri yalnızca laboratuarlarda kullanılan bir teknik olan hologram, günümüzde giderek daha çok tanınmakta ve gelişen teknikle paralel olarak, günlük kullanıma dek hayatın içine girmektedir. Hologram plakalarından oluşan sanat sergileri açılmakta, tiyatro oyunlarında dekor olarak kullanılmakta, hatta sinema filmlerinde büyük ve kalabalık sahnelerin çekiminde işe yaramaktadır. Sanat dünyasında arşiv kayıtlarında kullanılmaya başlanmıştır. Asılları müzede dururken, dünyanın her yerinde değerli eserlerin hologramlar aracılığı ile sergilenmesi düşünülmektedir.

Mimaride, maketleri broşürlere basmak yerine, küçük ve rahat taşınabilir hologramlar ile müşterilere çekici görüntüler sunulabilir. Hologram kullanımı ile reklamcılık alanında da sonsuz imkânlar açılabilir. Kuyumcular artık, kıymetli mallarını içeride, kasada tutarken, vitrine o malların hologramını koyacaklardır. Teknik haberleşmede optik lifler arası geçişte yine hologram kullanılmaktadır. Uçaklarda pilotlara kolaylık sağlanmasi için hologramdan yararlanma, bir süredir uygulanmaktadır.

Hologramın kullanım alanları daha çok teknik konularda ortaya çıkmaktadır. Opto – elektronik kristaller kullanılarak üretilen hologram plakalarında, cismin kendisi ile başka bir anda çekilmiş görüntüsünü (ya da iki ayrı andaki görüntüsünü) üst üste getirmek mümkün olmaktadır. Böylelikle metalürjide, uçak parçalarının ve oto lastiklerinin kontrolünde ve benzeri bir çok yerde işe yaramaktadır. Bu teknikte, önce cismin serbest haldeki görüntüsü kaydedilir. Sonra cisim “yüklenir” ve o anda plaka üzerine yeniden bir hologram kaydı yapılır. Cismin direnç noktasına ulaşılınca, bir değişim ya da bir çatlama olur. O anda, cismin ilk görüntüsü ile ikincisi birbirleriyle çakışmaz olur. Böylelikle denenen cismin en zayıf yeri ve de pratik direnci saptanabilir. Sürtünme sonucunda oluşan aşınmaların tesbit edilmeleri de yine aynı biçimde, hologramdaki görüntülerin çakışıp, çakışmaması ile belirlenir. Görüntünün farklılaşması nedeniyle, o yerde açıklı ve koyulu eğri şeritler belirir. İşte orası aşınmanın başladığı yerdir. Böyle büyük hacimli cisimleri, başka hiç bir teknikle, bu kadar mükemmel olarak kontrol etmek mümkün değildir.

Araştırmalarda hologramın tercih edilme nedeni, bu tekniğin, incelenen olayı inceleme sırasında etkileyip, değiştirmemesindendir. Örneğin bir alevin sıcaklığını, basıncını ya da hızım ölçmek için bir ölçüm aleti aleve sokulursa, alevle alet karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve sıcaklık, basınç ya da hız değişir. Yani doğru bir ölçüm yapmak mümkün olmaz. Hologram kullanılması halinde ise, ölçüm için ışın dalgaları kullanılır. Bu da ortamı etkilemez ve Ölçümü pek bozmaz.

Hologram, küçük ayırt etme limitleri ile büyük bir alan derinliğini aynı anda gerçekleştirir. Bu nedenle çok küçük ve çok hızlı parçaların yer aldığı deneylerde de kullanılır. Parfümlerde eriyik içindeki parçaların homojen olup olmadıklarının araştırılması, otomobil motorlarındaki yanma odasına püskürtülen yakıt taneciklerinin dağılım şekli ve benzeri bir çok test, böylesi deneylerle kontrol edilir. Bunların bazıları kalite kontrolünde, bazıları da giderlerde bir tasarruf sağlayabilmek amacıyla devreye sokulur. Ayrıca bilgilerin stoklanıp saklanması ve optik sistemlerdeki hataların düzeltilmesi gibi alanlar da, hologramın sağladığı yararlar kapsamına girer.15 Bu örnekleri uzatmak mümkün. Ama bizim bu çalışmadaki amacımız, hologram konusunu tanıtmak ve onun insanı ve evreni anlamamızda yarattığı fırsatları ortaya koymaktır. Bu nedenle örnekleri ve kullanım alanlarını sıralamaya son veriyoruz.

Şüphesiz ki, teknoloji geliştikçe hologramın kullanım alanları  ve sağladığı yararlar da artacak. İnsanlara daha iyi, daha güzel ve daha gelişmiş bir hayat sağlama çabalan içindeki yeri de sağlamlaşacak.

Evren Bir Hologram mı?

Olaya bu açıdan bakınca, akla ister-istemez şu soru geliyor: “Eğer evrende herşey holografik bir biçimde düzenlenmişse ve adeta birbiriyle örülü bir ağ gibiyse, onu ayrı parçalardan oluşan mekanik bir sistem gibi tasarlamak ne kadar doğru olur?” Bohm şöyle söylüyor bu konuda: “Herşeyin temelinde kapalı (implizit) düzen yer alır. Bütün dışavurumların kaynağı da holografik bir yapıya sahip olan bu plandır. Bir elektronu atomaltı bir parçacık olarak değerlendirmek yanlış olur. Bu onun, holohareket içindeki dışa vurumlanndan sadece birisine verilen bir addır. Gerçeği parçalara bölmek, bir halıyı onu oluşturan motiflerine bölmek gibi birşey olur.

Hatta zaman ve mekân bile kendi başlarına varolan birimler değildirler. Birbirlerine bağlıdırlar ve aynı bütünün parçalarıdırlar. Einstein bunlara gözlemciyi de katarak, bütün bu birimlerin dört boyutlu, bir süreklilikte eridiğini ileri sürmüştü. Biz bir adım daha atıyoruz ve diyoruz ki: “Evrende varolan herşey aynı bütünlüğün bir parçasıdır.” Bu noktada Bohm, Fritjof Capra, Frederic Vester ve Erich Fromm gibi bilimadamlan ile aynı sonuca varıyor: Evreni parçalara ayırmak ve bütün birimlerin birbirleri ile olan iletişim ve etkileşim dinamizmini yok saymak, bilimde olduğu kadar, toplum yaşantısında ve daha da önemlisi kişisel hayatımızda yıkıcı etkiler oluşturmaktadır. Asit yağmurları, ormanları yok etmek ve zehirli atıklar sanılıyor ki doğa tarafından hazmediliyor. Ama hiç beklenmedik doğal felâketler acaba neden oluyor? Hem de katliamın yapıldığı yerden bazen çok da uzakta? Ya Ozon delikleri, peki uyuşturucu kullanımının artması, daha neler-neler. Olayı bütünsel olarak değerlendirmedikçe, içinde yaşadığımız toplumsal sistemler de, dünya da yok olmaya doğru gidecektir.

Bohm, Niels Bohr’un “atomaltı birimlerin gözlemlenmeden önce varolmadıkları” yolundaki iddiasına katılmamaktadır. Çünkü ona göre, bilinç ile maddeyi birbirinden ayrı iki farklı birim olarak ele almak, evreni parçalara bölerek anlama yanlışına düşen Newtoncu fiziğin bir uzantısıdır. Oysa evreni bütünsel implizit düzenin dışa vurumu ve sonra da kapanması sürecinden oluşan, akış halindeki dev bir holo-hareket olarak ele alırsak, gözlemci ile gözlemlenen nesne ayrımına gitmemek gerektiğini anlanız. Aslında gözlemcinin gözlemlediği şey, kendisinden başka birşey değildir.

Bohm, bilinç ile madde (ya da dış dünya) arasındaki ilişkinin (üç boyutlu dünya realitesinde birbirine karşı ve ayrı gibi durmasına rağmen), her ikisi de implizit düzenden kaynaklandığı için, aynı bütünselliğin iki ayrı versiyonu olduğunu ileri sürer. Bu nedenle evreni canlı ya da cansız nesneler olarak bölümlendirmek de anlamsızdır. Çünkü bu iki tür de ayrılmaz bir biçimde içten-içe birbirleriyle bağlantılıdır. Her ikisinin de cevheri aynıdır. Aynı enerji salınmamın değişik yoğunluklarda biraraya gelmiş parçalarıdır.

Herşeyin aynı bütünlüğün içinde yer alması, zaman ve mekândan bağımsız olarak birbirleriyle ilişki ve iletişim içinde bulunmaları ve bütün bu (implizit) düzenin holografik bir biçimde organize olması, bizi şu sonuca ulaştırıyor: Evrende varolan her birim, bütünün bilgisini “kodlanmış olarak” kendisinde bulundurur ve “saklar”. Uygun frekansta yeni bir ışın geldiğinde de, o açıdan yapılmış bütün kayıtlar gün ışığına çıkarlar. “The Holographic Universe” adlı kitabın yazan Michael Talbot, bu durumu şu ilginç anektodla açıklıyor: “Teorik olarak, Andromeda yıldızlarını sağ elimizin başparmak tırnağı üzerinde görmemiz mümkündür.”

Kari Pribram ile David Bohm’un yaklaşımlarını birleştirecek olursak, ortaya şu sonuçlar çıkar: Pribram, insan beyninin frekanslar alanından aldığı verileri matematiksel bir formül aracılığı ile (Fourier Transformasyonu) objektif gerçeklik haline dönüştürdüğünü ve holografik esaslara göre çalıştığını ileri sürüyordu. David Bohm da evrenin holografik ilkelere göre organize olmuş “implizit” (kapalı, gizli) bir düzenden varolduğunu söylüyordu. Beyin, zaman ve mekân ötesi bu âlemden gelen frekanslar yansımasını alıyor ve dönüştürüyordu. Yani beyin de, holografik bir evren içinde dışa vurulmuş olan açık (explizit) bir hologramdı. implizit düzende kaydedilen hologram plakası, explizit düzende okunuyordu ve ortaya “sanal” bir görüntü çıkıyordu. Bu sanal ya da suret oluş, saklı ve gizli düzene “göre” idi. Üç boyutlu bir maddî varlığa sahip olan varlıklar içinse bu sanal görüntü, gerçekti ve maddî değerler taşıyordu. Özetleyecek olursak, bizim algı alanımıza giren üç boyutlu dünya “yoktur”. Ya da en azından gerçek şekli, bizim görüp, algıladığımız gibi değildir.

Dış dünya, dev bir enerji salınımı ya da dalga boyları ve frekanslardan oluşan büyük bir okyanus gibidir. Bizim beynimiz bu karmaşık “gibi gözüken” holografik kaydı, okuma ve mercekleştirip objektifleştirme ve de üç boyutlu hale getirme donanımına sahip olduğu için, dünya bize, birbirinden ayrı birimlerden oluşan üç boyutlu bir âlem olarak görünmektedir.

Beyin bunu, çok çeşitli frekansları yaklaşık oniki temel modele indirgeyerek, yani Fourier Analizi ile sinüs frekanslarına dönüştürerek gerçekleştirir. “Peki, ama varolmayan bir şeyi biz nasıl olup da varmış gibi algılıyoruz o halde?” diye soracak olursak, bunun cevabı da Bekesy tarafından veriliyor. Daha önce de anlatmış olduğumuz gibi, Bekesy deneklerinin dizlerine yerleştirdiği vibratörlere elektriksel uyanlar vermiş ve onlar da bu iki ayrı vibrasyon merkezini hissetmek yerine, uyarının bir dizden ötekine doğru sıçradığını sanmışlardır. Deneylerine devam eden Bekesy, deneklerin, duyu organları bulunmayan yerlerinde bile bazı vibrasyonları hissedebildiklerini ortaya koymuştur. Kısaca, beyin, varolmayan bir takım şeyleri varmış gibi hissetme özelliğine sahiptir. Tıpkı fantom ağrılarda olduğu gibi.

Bu açıdan bakınca, bir fincanın ya da bir ağacın gerçek olmadığını düşünebiliriz. Bu da bizi şaşkınlığa uğratır. Ama asıl durum şöyledir: Fincanın ya da ağacın farklı (dünya insanına göre de iki tane) gerçeklik düzeyleri vardır. Bunlardan birincisi, Bohm’un implizit (kapalı) düzen dediği ve enterferans modellerinden oluşan,  zaman ve mekândan bağımsız bulunan, holografik bir biçimde organize olmuş olan gerçeklik düzeyidir. İkincisi ise, beynimiz  tarafından dönüştürülerek, merceksi bir süzgeçten geçirilen ve bu yolla “varolan” bilip tanıdığımız üç boyutlu gerçeklik düzeyidir. Fincan ya da ağaç, aynı anda bu iki farklı gerçeklik alanında birden bulunmaktadırlar. Onların farklı görünümler almaları, gözlemcinin donanımına bağlıdır. Yoksa onlar tek ve aynıdırlar.

Ama insan donanımıyla bakarsak, üç boyutlu bir cisim, mercekler sisteminden sıyrılarak bakarsak, karmaşık bir girişim ve kesişim ağı, yani bir hologram kaydı görürüz. Aslında farklı görüntüler değildir onlar. Tek bir görüntü vardır sadece. Bir bilinç bunlara bakıp da, bir algılama yapınca, frekanslar da bir şekil alırlar. İnsanın donanımı, bu durumu üç boyutlu gerçeklik düzeyinde, dar bir ara kesitte ve belli bir yoğunlukta canlandırır.

“Hangi ağaç ya da fincan gerçek, hangisi hayaldir?” diye soracak olursak, cevap: “Her ikisi de” ya da “hiçbirisi” şeklinde olacaktır. Biraz daha derinleşelim: Eğer bir hologram plakasına kaydedilen fincana ya da ağaca dışarıdan bakıyor olursak, durumu anlamak çok kolay olurdu. Ama işi zorlaştıran nokta, bizim de seyrettiğimiz aynı hologram plakasının bir parçası olmamızdır.

Kendimizi zaman ve mekân boyutları içinde hareket eden bir beden olarak görebiliriz. Böyle bir durumda kendimizi, holografik bir düzene sahip olan ve holografik bir biçimde organize olmuş bir evreni anlamaya çalışan bir varlık olarak görürüz. Ama tam holistik bir kavrayış açısından, bu yaklaşım da yanlıştır. Çünkü birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki şeyi (evreni ve bilinci) birbirinden ayrı gibi görmek hatasına düşülmektedir. Oysa, kendimizle evren arasında bir ayrım ve bir başkalık yoktur. En doğrusu, bizim kendimizi evrensel hologramın bir parçası olarak ve bir enterferans modeli biçiminde değerlendirmemizdir.

Kaynaklar:

http://www.e-kutuphane.com.tr/

https://www.furkandede.net/

 

Etiketler

Benzer Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker